Blog

BLOG


Gelmez Yola Gidiyoruz!

Yazan : Salim Kadıbeşegil 20 Haziran 2016 Pazartesi

Haziran ayı başında TEİD, Etik ve İtibar Derneğinin 6. Uluslararası Etik Zirvesinin konuğu idim.  Entelektüel doygunluk dolu programı 300 katılımcı, 2500’ün üzerinde de internet canlı yayın izleyicisi takip etti. “Tufandan sonra” temalı zirvede “Sular çekildikten sonra” başlıklı konuşmamı paylaşmak istiyorum.  Konuşmamın temasını halk ozanımız Aşık Veysel Şatıroğlu’nun Son türküsü “Gelmez Yola Gidiyoruz” başlığı altında kurguladım.  Aşık Veysel’in bu şiirindeki dörtlüklerde yaşamın sona ermekte olduğu anlatılır. Nitekim rivayet odur ki Aşık Veysel bu türküyü yaptıktan bir kaç gün sonra vefat etmiştir.

Şu anda küresel olarak baktığımızda da insanoğlunun “Gelmez yola gitmekte” olduğunu görüyoruz. TEİD’in üç ayda bir yayımlanmakta olan IN Dergisinin yaz 2016 sayısında da konuşmama paralel bir makalem yer aldı. Buradan okuyabilirsiniz: http://www.salimkadibesegil.com/tr/2016/06/20/gelmez-yola-gidiyoruz1/04-07/ 

TEİD’in zirvesinde yaptığım konuşmanın bant kaydını videoya tıklayarak izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=4rYRMBuebAw&feature=youtu.be

Özetle;
Sanayi devrimi ile; finans-silah-siyaset üçlüsü kârlı bir iş modeli geliştirdi.
Sıcak savaşların sürdürülebilir, kârlı ve tüm sektörlerin önünü açan alan olduğu keşfedildi.
İngiliz- Çin afyon savaşı ile uygulama başladı.
Dünyanın her bölgesinde yoktan var edilen sıcak savaşlar finanse edildi.
Osmanlılara Kırım savaşı ile sistemin oyuncusu oldu.Bu savaş beraberinde borçlanmaları ve kapütülasyonları getirdi.
Yunanlıların,  Osmanlılara karşı ayaklanmak için paraya ihtiyaçları vardı. Londra borsasında bu ayaklanmayı desteklemek için hisse senetleri çıkarıldı. Yunanistan bağımsızlığın karşılığında ödeyemeyeceği bir borç sarmalı içine girdi. Günümüzde çektiği finans sıkıntısının temelleri 1800’lerde Londra Borsasında şekillendirildi!
Herkesin içinde olacağı bir sistem geliştirilmesi gerekiyordu. 1920’lerle bu da şekillendi.“MONOPOL” bir oyun olarak hayatımıza girdi. Ama aslında zaten “birileri” tarafından dünya ekonomisini kucaklayacak tarzda kurgulanmıştı.

Zaten “oyun” diye masabaşında oynadığımız “monopol” gerçek hayatın yansıması değil mi?
Oyuncular sahte, kendi kimlikleriyle oynamıyorlar!
Paralar sahte…
Merkez bankası sahte…
Evler, oteller satın alıyorduk bizim olduğunu sandığımız ama aslında sanal merkez bankalarına ait olan!
Sular idaresi, elektrik idaresi, tren istasyonlarımız bile vardı henüz özelleştirmeler bile gündemde değilken.
Alıyorduk, satıyorduk, iflas ediyorduk ama oyundan çıkmayalım diye kasa durumundaki merkez bankasının faizli kredisi ile yeniden ve yeniden borçlanabiliyorduk…
Garip ama gerçek… Oyunu oynarken üstüne üstlük “mutlu” bile olabiliyorduk. Aynen şu anda, gerçek hayatta çocuklarımızın bile ödeyemeyeceği bir borç yükü altında ezilirken kendimizi “mutluymuşuz” gibi hissediyoruz ya!

İlki ve sonuncusu olmayan küresel finansal krizlerin bir diğeri olan 2008’deki tsunami kağıt üzerinde milyarlarca dolar eden finans kuruluşlarını tarihin tozlu yapraklarına gönderirken…
Ve bunun neticesinde adı gelişmiş olan ülkelerde yüzbinlerce insan evsiz, arabasız, işsiz ve geleceksiz kalırken…
Tüm bu olanların sorumlusu olanların hiç birinin yargılanmadan, yasalar karşısında hesap vermeden, üstüne üstlük “sözleşmeleri gereği” olduğunu iddia ederek minimum altı sıfırlı tazminatlarını ceplerine indirirken…

Hayat devam ediyor!
Monopolde olduğu gibi tek geçerli kural ”zarların bir kez daha atılması”!
Tarihçiler 20. Yüz yılı yazarken bu zarların kaç kez atıldığının hesabını yapmakta güçlük çekecekler!
Sorun, paranın Frigyalılar tarafından bir değiş tokuş aracı olarak tanımlanmasından sonra geldiğimiz noktada yolu paraya çıkan her şeyin “sanal ve sahte” olmasında. Bu öyle kabarık bir iştah ki, adının mutlaka Dolar, Euro, Yen veya Türk lirası olması gerekmiyor. Bunların yetmediği yerde; bonuslar, kontürler, miller var!

1913’deki ekonomik yaşamın ana oyuncusu olarak hayatımıza giren merkez bankaları işlevsellik açısından orta halli bir matbaadan hallice durumdalar.
Değerli olduklarını iddia ettikleri bir şey basıyorlar ancak bunun ne kadar değerli olduğunu her geçen gün fakirleşen bir dünya üzerinde anlamak ve yorumlamak pek mümkün olamıyor.
Öte yandan, etik olabilmek insanoğlunun bir arada yaşamaya başladığı günlerden bu yana hep bir sorundu ama sanayi devriminin teknoloji/icat-insan ve yasam konforu ile buluşturmasından bu yana işin içinden çıkamadığımız bir yumağa dönüştü. Yual Nouh Harari bunun tarım devrimi ile başladığını söylüyor. Yaşamın içine mülkiyet kavramı girdi. “Bizim ve onların” meselesi başladı!

Sanayi devrimi sonrasında üç  temel noktada kırıldı mertlik..

1.Savaşların aslında devletlerin toprak genişlemesi ve ganimetlerle zenginleşmesi meselesi değil finansal araçların etkili bir şekilde yönetilerek “paraya odaklı bir iş modeli” olarak keşfedilmesi (İngiltere-Çin afyon savaşı, 1839-1842 bunun başlangıcıdır. Hong Kong’un kiralanması ve ilk küresel finansal tröstün kurulması)

Bu finansal zenginliği anlamlandıracak aslında değeri olmayan ama her şeyin değeri gibi kurgulanan hisse senedi kavramının bu iş modelinin taşıyıcısı olarak belirlendi. Borsaların ikide bir duvara toslaması aslında bu iş modelinin bir başka parçası. Öte yandan hisselere biçilen değerin de sanal ve sahte olduğu gerçeği bizi akıllandırmıyor! 37 milyar dolarlık Enron 24 saat sonra 80 cent’lik bir şirkete dönüştü!
Performansın adının konması gerekiyordu; buna da GSMH cinsinden kişi başına ABD doları cinsinden büyüme dediler. Tazının önündeki “sanal kemik” gibi koşu yoluna halkları güttüler. 2008’de 67 bin dolarlık kişi başına geliri ile “gelişmiş Avrupa’nın” en zengini olan İzlanda (ve daha bir çok Avrupa ülkesi) battı. Borç sarmalarından nasıl çıkacaklarını hala bilemiyorlar!
Oyunun adı monopol olunca, kuralları da, bu kuralları koyanlar ve denetleyenler de ona uyarlandı tabii…
Ülke sınırları olmaksızın tüm kanun, yönetmelik, regülasyon gibi kurallar ve bunların uygulamasını gerçekleştirecek siyaset dahil tüm kurumlar bu modele hizmet etmek üzere tasarımlandılar… Hepimiz hala bu monopol tahtasının üzerinde “zar” atıyoruz! Attığımız zar her ne ise toplumsal yaşamın bir köşesinde bize verilmiş role uygun bir yaşam sürüyoruz.

İşin içine para girince ahlâk ve etik bir köşeye öteleniyor. Çok meraklı ve duyarlı isek, Monopol oyun tahtasının izin verdiği ölçüde ahlâklı ve etik olabiliyoruz!

Aksi takdirde, hepimiz kek gibi kazancımız üzerinden vergimizi kuruşu kuruşuna kadar  öderken iş adamı kimliğindeki bir 78075346takım insanların vergi kaçırmak için adlarını bile telaffuz edemeyecekleri adacıklardaki off shore hesaplarını kullanması hangi ahlaki davranışın kalıbı içinde değerlendirilir?
VW, FIFA gibi beylik sahtekârlıkların gizli saklı bir yanı kalmadı. Aç gözlülük, paraya tapınma ve bunun sonucu elde edilecek “sözde kazancın” bir performans olarak tepside sunuluyor olması yanı başımızda namusu ile kazananlar karşısında haksız rekabet oluşturmuyor mu?
Özellikle ABD’de yüksek öğrenim gören üniversite öğrencilerinin bankaların teşviki ile öğrenim kredisi kullanmalarının sonucunda üniversiteyi bitirdiklerinde dünyaya yedi defa gelseler hiç bir zaman ödeyemeyecekleri bir borçla hayata atılıyor olmaları hangi bankanın ve ortaklarının ve dahi hisse senetleri sahiplerinin yıl sonu kârlılıklarını ahlâklı yapabilir?
Finans dünyasının tam merkezinde oturan ve “sıfırcı hoca” giysili kredi derecelendirme kuruluşlarının 2008 de olduğu gibi zaten batmış, tutunacak dalı olmayan bankalara bol keseden A notu vererek olmayan itibarlarını koruma altına alıyor olmaları, Marmara depreminde binlerce insanımızın göçük altında kalmasına neden olan binaları yapan müteahhitlerden daha ahlâklı olduklarını söyleyebilir miyiz?
Büyük tsunami sonrasında projektörlerin tüm aydınlatma gücüyle çevrili olduğu Fukushima nükleer santralındaki radyasyon sızıntısını  santralin sahibi TEPCO şirketinin Tokyo borsasındaki hisselerini olumsuz etkileyeceği görüşüyle kamuoyundan saklamak hangi vicdani muhasebenin ürünü olabilir?

İşi yönetmekle ile ilgili modelin içine para girince “ahlâk” diğer kapıdan çıkıveriyor!
yüz yıl para ile ilgili aç gözlülüğün, doymazlığın, hırsın ve gözü dönmüşlüğün insanlık tarihinde tavan yaptığı bir dönem olarak anılacak!
Afrika ülkelerinin dramı ortada…
Yüz yıl boyunca yer altı ve yer üstü zenginlikleri sömürüldü.

19 yüz yılın kölelik dramından sonra kendi topraklarında bir kölelik dramı daha yaşayan Afrika kıtası ırk ayrımcılığından çok çekti ama küresel ekonomik politikalar içinde söz sahibi olamamasının bedelini bugün; AIDS, kıtlık, açlık, yoksulluk, tarım alanlarının yok olması, silah sanayinin iştahını canlı tutan iç savaşlar, soykırımlar ve bunların sonucunda çareyi Avrupa ülkelerine mülteci olarak kaçarak ödüyorlar!
Oysa, insanoğlunun bu gezegeni yaşanabilir kılabilmesi için birbirine güvenmesinden başka çaresi yok. Güven ahlaki normların yaşamın her alanına nüfuz edeceği bir girdi. Ama bir yanda “babana bile güvenme”, “yerde bulduğun parayı bile say” gibi veciz ifadelerin kültürümüzün bir parçası olduğu toplumsal yaşam içinde güveni nasıl inşa edeceğiz.

Hacı Şakir gibi… Ya da markasının önüne “hacı” ifadesini koyma cesareti gösteren diğer markalar gibi. Toplumun önünde kendilerini “hacı” sözcüğü ile sınıyorlar. Hem de ömür boyu!

Kendimizi sınayalım.  Örneğin elektronik posta yazışmalarında neden bcc (gizli) kullanmaya ihtiyacımız vardır. Bu davranışı etik bulur musunuz? Bulmuyorsanız, düz yazışmalarda öyle bir iletişim dili kullanın ki bcc kullanmaya zaten gereksinmeniz olmasın!

Bunu yapabilenlerin küresel olgunlukta “sabıkasız ürünler/şirketler” liginde oynamaya aday olanlardır. Yani onlar “etik ve adil ticaret” kurallarını benimsemiş, hammadde temininden tüketici ile buluşma noktasında kadar insana, gezegene zararlarını minimuma indirmek konusunda azami çaba harcamış, markalar/şirketler/liderlerdir.

Monopol ile şekillenen ve bu oyunun kurallarına bağlanan küresel yaşamın çeperlerinde çatlaklar böyle oluşuyor; işte, Patagonia, Ben & Jerry, Green & Black gibi rol model şirketler. Yaşamı; kârlılık, insan ve gezegen üçlemi ile kurguladılar 1980’lerde.  Hele Green & Black’ın “sabıkasız/suçsuz ürünler/markalar” konsepti 1990’ların başında “etik ticaret” kavramı ile buluştu. Başlangıçta kahve işi yapan şirketler, şimdi ise her sektörden irili ufaklı her şirketin “etik ticaret sertifikası” peşinde olması monopol kurallarını zorluyor.

Çünkü onların duyarlılık alanı, onlara güvenebilmemiz için kapsamlı bir mönüye sahiptir.
Küresel ısınmanın neden olduğu iklim değişiklikleridir…
Kontrolsüz nüfus artışıdır, ön görülemeyen.
İçilebilir su kaynaklarının tükeniyor olmasıdır…
Tarım alanlarının insan eli ile yok olmasıdır…
Salgın hastalıklardır…
Bitki ve hayvan türlerinin birer birer tükenmesidir…
Kadın, çocuk, engellilerdir toplumda bir arada yaşamakta olduğumuz…
Bunların sonucu ortaya çıkan, açlık, kıtlık, yoksulluk, sıcak savaşlar… Ve başucumuzdaki kitlesel göçler, mülteciler, savaşlar ve terördür akşam yemeği olarak servis edilen!

Ama monopolün miadının dolmak üzere olduğunu yansıtan etik ticaret gibi başka gelişmeler de var. Örneğin; Yemeksepeti.com satıldı. Ama patronu Nevzat Aydın hiçbir zorunluluk ve mecburiyeti yokken ona bu değerli markayı kazandırmaktaki en önemli oyuncular olan çalışanlarına 27  milyon dolar dağıttı. Üstelik vergisi ödenmiş şekilde…

Mars çikolata ve şekerlemelerinin kendilerine resmi hiçbir zorlama gelmeksizin bir kısım ürünlerinde plastik parçacıklar bulunması nedeniyle 55 ülkedeki tüm ürünlerini toplaması ve imha etmesi monopolün tüm mantığına aykırı! Barbie bebeklerinin üreticisi Mattel’in ürünlerinde bebeklere zarar verecek kurşunlu boyaların ortaya çıkmasından sonra veya ölümcül kazaların olacağının raporlanmasına karşın araçlarını geri çağırmamakta direnen Toyota’nın politikaları ile karşılaştırıldığında kimlerin bizi “gelmez yola sürüklemekte olduğunu” çok net bir şekilde görebiliriz. Moda dünyasının lokomotifi olan mücevher markalarının “kırmızı halı” yerine “yeşil halı” kavramını paylaşıyor olmaları monopolün miadı ile ilgili ipuçları arasında değerlendirilebilir.

Big Issue… 1990’ların başında Londra’da yayımlanmaya başlayan haftalık dergi.  Şimdi dünyanın bir çok kentinde metro çıkışlarında, otobüs duraklarında, parklarda evsizlerin evinde görürsünüz. Her hafta ortalama 100 bin adet satan bir yayın. Satışı evsizler yapıyor böylece dilenmiyorlar onurları ile para kazanıyorlar. Evsizlerin dergisi olduğu için içerikte onların haberleri ve sorunları var. İyi sattığı için reklam da alıyor. Başlangıçtaki sosyal girişim şimdilerde bir vakıf aracılığı ile dünyanın farklı kentlerinde evsizlere sosyal hizmet olarak yansıtılıyor. Hesaplar, gelir giderleri bağımsız denetleniyor dergide yayımlanıyor. Monopol oyunun ilk bozanlardan biri olan bu iş modeli şimdi dünyamızda sosyal inovasyon olarak gündemin en üst sıralarında duruyor. Sermayesi ise “güven”…

Sular gelmek için önce çekilir, sonra gelir, sonra bir daha çekilir!

Eğer suların ilk çekilmesinde doğanın verdiği mesajı alamadıysak suların yıkmak ve yok etmek için geliyor olması kaçınılmaz bir doğa hadisesine dönüyor. İnsanoğlu “sahip olmak” ile “zamanını yönetebilmek” çelişkisinin üzerine hemen hemen hiç kafa yormadı.

Bu toprakların ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu yazmış ve söylemişti; “gelmez yola gidiyorum”… Rivayet o dur ki ölümünden birkaç gün önce yazdığı son şiir/türküdür. Aynen “gelmez yola giden” insanoğlunun göz göre göre başına ördüğü çoraplardır aslında sözü edilen.

Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujica Perez (Pepe) aslında içinde bulunduğumuz çelişkiyi Türkiye ziyaretinde çok basit bir şekilde özetledi: “Kirlenme tüketim medeniyetinin bir sonucu. Zengin olmak isteyen insan, eninde sonunda ruhunu şeytana satar. Bu çağımızın bir hastalığı… Tüketim medeniyeti bir örümcek ağı gibi, hepimizi yakalıyor. Mutluluğu, bitmek bilmeyen bir iştahla bir şeyler satın almakta sanıyoruz. Böyle bir sistemde bozulmak çok kolay! …

…Bir şeyi satın aldığınız zaman bunu parayla satın almıyorsunuz, bunu aslında zamanınızla satın alıyorsunuz. Yani bu parayı kazanabilmek için yaşamınızdan bir zaman ayırıyorsunuz. Bu zamanla da bu almak istediğiniz şeyleri alıyorsunuz. Peki ne oluyor?  Diyelim bir otomobil, bir ev eşyası satın alıyorsunuz ama yaşamdaki zamanı satın alamazsınız! Süpermarkete gidip bana 500 yıl verin diyemezsiniz. Ben anladım ki özgür olmak için zamanımı elimde tutmam lazım. 

İnsanoğlunun gelişmişlik adına inşa ettiği ve adına şehirler dediği modern hapishanelerin yüksek duvarları onları bu sulardan koruyamıyor. Çünkü ilk çekilmenin ardından ya tsunami, tufan, kasırga olarak, ya mülteci akını, salgın hastalık, sıcak savaş ama adı ne olursa olsun bir insanlık dramı olarak yeniden geliyor.
Ve insanoğlu bir türlü ders almıyor… Öğrenmiyor. Tüm bu gerçekleri biliyor, içinde yaşıyor hatta bilerek ve isteyerek bir parçası olabiliyor! Gelmez yola gidiyor. Ve biz buna “kariyer” diyoruz.

Ama gerçekte “gelmez yola gidiyoruz”

Kapanışı bu yüz yılın örnek liderlerinden Uruguay eski Devlet Başkanı Jose Mujica Perez (Pepe) ile yapalım;

“Bugün insanlık tarihi bize şunu öğretti: kültürel değişim o kadar önemli ki, materyal zenginliğin önüne geçiyor. Aslında her gece kendinize 10 dakika ayırın. Gün içerisinde neler yaptığınızı düşünün. İyi mi kötü mü hissediyorsunuz? Kendi eylemlerinizi kendiniz yargılayın. Çünkü siz kendi yargıcısınız. Çünkü hiçbir zaman daha iyi bir toplumu kendimizi iyileştirmeden yaratamayız.”
İşte Orhan Ay. Bu resmi yaptığında Samsun’da ilköğretim okulunda 5. Sınıf öğrencisiydi.

Bizlerden nasıl bir dünya teslim aldıklarını dile getiriyor resminde.

Nasıl bir kariyer yaptığımız anlatıyor yani!





EN ÇOK OKUNANLAR

  • 2001’den 2010’a giderken

    Yazan : Ceyhun Göcenoğlu
    29 Aralık 2009 Salı
  • Open for Discussion?

    Yazan : Jonathan Ballantine
    5 Ekim 2009 Pazartesi
  • Enron’dan Volkswagen’e İş, Etik ve Sürdürülebilirlik

    Yazan : İzel Levi Coşkun Mazars & Denge Yönetim Kurulu Üyesi
    22 Aralık 2015 Salı
  • Where to Start?

    Yazan : Serra Titiz
    1 Ocak 2015 Perşembe