Blog

BLOG


Yeni İş Ortaklarımız: Sivil Toplum Örgütleri

Yazan : Serra Titiz 28 Eylül 2010 Salı

STK’lar Kanalıyla Hayır İşi Yapmak…
Kurumsal sorumluluk, “toplumsal yatırım”dan ibaret olarak algılandığı için, STK’lar şirketlerin bağış yaptığı, topluma olan borçlarını ödeme kanalı olarak görülüyor. Pek çok faydalı işbirlikleri olduğu gibi, tamamen göz boyamaya yönelik, pazarlama stratejisine hizmet eden projeler de gerçekleştiriliyor. STK’lar ve şirketlerin apayrı dünyalarda bambaşka amaçlar için çalıştıklarına dair yerleşmiş bir bakış açısı var. Şirketler, STK’ları devamlı para isteyen, toplumun marjinal kesimleri için çalışan, mağdur ve yardım edilmesi gereken kurumlar olarak konumlandırıyorlar.
 
Sürdürülebilirlik Ajandasının Yükselişinde STK’ların rolü
Oysa şirketler STK’ların (burada daha çok hak temelli STK’lardan bahsediyoruz) asıl rolünü yeni yeni anlamaya başlıyorlar.. Son senelerde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de STK’lar savunuculuk boyutlarını artırarak toplumsal değişimde etkin olmaya başladılar, daha fazla seslerini duyar olduk. Bazı hakların kazanılmasına, bazı yasalarda olumlu yönde değişim yaratılmasına ve bazı şirketlerin hareketlerinin sınırlanmasına vesile oldular. STK’lar sayesinde şirketler sorumluluklarının bilincine varmaya başladılar. Şirketler, yeni iş alanları yaratırken, yeni yatırımlarını planlarken yerel toplumların STK’lar üzerinden yapabilecekleri boykotların şirketlerine zarar verebileceğini iş kararlarında değerlendirmeye almak durumunda kalmaya başladılar. Türkiye’de de dünyada olduğu gibi şirketler sorumsuz davranışlarından dolayı boykot edilmeye başladılar. Etkili iletişim araçlarıyla bu boykotlar kısa zamanda tüm toplum tarafından bilinirlik kazanarak şirketlerin itibarını sarsmaya başladı.
 
1800’lerin sonları itibariyle yükselmeye başlayan sürdürülebilirlik ajandası, yalnızca uluslararası anlaşmaların yapılması sonucu oluşmadı, uluslararası STK’ların değişim sürecinde çok etkisi oldu, şirketleri izleme ve sorumsuz davranışları gözler önüne sermede aktif olarak çalıştılar. Teknolojinin gelişimiyle iletişim kanallarının artması ve yeni araçlar da bilginin hızla yayılmasına yardım etti tabii...
 
STK’ların seslerinin daha çok çıkması onların daha etkin ve değişim aracı olarak görülmeye başlanmaları bu sefer şirketlerin savunma mekanizmaları oluşturmalarına neden oldu. STK’lar ne yapacağı belli olmayan anarşist kişilikler olarak algılanmaya başlandı. Onlarla iyi geçinmeye çalışmak, şirketin risk faktörlerini azaltması noktasında stratejik bir yaklaşım olarak ele alınmaya başlandı. STK’lar şirketlerin mecburi paydaşları haline geldiler ancak sakınılması gereken kurumlar olarak...
 
İşte bu durumun değişmesi iki sektöre de faydalı olacak bir durum...
 
Son dönemde ülkemizde sürdürülebilirlik yaklaşımı şirketlerin gündemine hızla oturmaya başladı. Dünyanın gidişatındaki olumsuzlar, doğal kaynakların tükenmesi, şirketlerin de bu konuları gündemlerine taşımalarını mecburi kıldı. Başta vizyoner şirketlerin gönüllü sahip çıkması zamanla gönüllülükten konjonktür dolayısıyla mecburi adaptasyona dönmeye başladı.
 
Özel sektör-Üçüncü Sektör Buluşması
Adaptasyon sürecinde şirketler sürdürülebilirlik göstergelerine uyum sağlamak üzere geliştirdikleri kurumsal sorumluluk stratejileri çerçevesinde iyileştirme planları yapıyorlar. Kurumsal sorumluluktan kasıt, şirketlerin etik-şeffaf-hesap verebilir yönetim anlayışıyla ekonomik-sosyal-çevresel sorumluluklarının bilincinde olmaları.. Şirketler kurumsal sorumluluklarını yerine getirirken halihazırda var olan iyi uygulamaları sürdürmek ve eksik olanları ise geliştirmek için hareket planları oluşturuyorlar. İşte bu noktada STK’lar şirketlerin önemli bir paydaşı olarak görülmeli. Şirketlerin çalışanlarının gelişimi, eğitimi, yönetimde kadın oranı, insan hakları, çevresel uygulamalar, toplumsal yatırım gibi pek çok alanda yapmaları gereken iyileştirmeleri STK’ların uzmanlıklarından faydalanarak yapmaları mümkün. Böylece, hem şirket ihtiyaç duyduğu değişimi uzmanı kanalıyla gerçekleştirebilir, hem de STK asıl misyonuna hizmet etmiş olur. Böylece birbirinden çok uzak olarak konumlandırılmış özel sektör ve “üçüncü sektör” buluşabilir hatta barışabilir. İki sektörün birbirinden bağımsız hareket etmeleri söz konusu olamayacağı gibi, birbirilerine ihtiyaçları olduğu da aşikar. Şirketler STK’ları hem iş kararlarını verme aşamasında danışarak, hem de şirketteki iyileştirme planlarına dahil ederek öncelikli paydaşları arasına taşıyabilirler. Bu durum, STK’lar açısından da olumlu sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bu vesileyle STK’ların algılanma biçimi değişecek, kredibiliteleri artacak, uzmanlıklarını kullanarak misyonlarını yerine getirmeye daha çok yaklaşacak ve uzmanlıklarını kaynak yaratmada kullanabilir olacaklar.
 
Buluşma Noktası: İnsan
Sonuçta şirketler insanlardan oluşuyor, çalışanlar bir şirketin var olmasını ve faaliyette bulunmasını mümkün kılıyorlar. Çalışanı mutlu olan bir şirketin daha verimli çalışacağı gerçeğinden yola çıkarak çalışanlara yatırım yapmak, onların gelişimlerine katkıda bulunmak, onlara saygı duymak sorumlu bir şirketin öncelikli yapması gerekenler arasında. STK’lar da insanların haklarını koruyor, toplumun refah seviyesini artırma yolunda çalışmalar yürütüyorlar. Ortak paydayı insan alalım ve buluşup bir an önce barışalım...
 





TAGS



EN ÇOK OKUNANLAR

  • 2001’den 2010’a giderken

    Yazan : Ceyhun Göcenoğlu
    29 Aralık 2009 Salı
  • Open for Discussion?

    Yazan : Jonathan Ballantine
    5 Ekim 2009 Pazartesi
  • Where to Start?

    Yazan : Serra Titiz
    1 Ocak 2015 Perşembe
  • The Long Tail of Corporate Social Responsibility

    Yazan : Wayne Visser
    7 Ağustos 2009 Cuma