Blog

BLOG


Ne değişti?

Yazan : Salim Kadıbeşegil 11 Eylül 2009 Cuma

Şöyle bir senaryo ile başlayalım... Bir gömlek alacaksınız. Wal-Mart, Mark & Spencer gibi global bir perakende zincirinden içeri girdiniz ve gömleği beğendiniz. “Ne pamuğundan üretilmiş bu” sorusuna “Özbek pamuğu” cevabını aldınız. Ve gömleği elinizden bırakırken “Özbek pamuğundan yapılmış bir gömleği almam. Çünkü orada çocukları istismar ediyorlar” dediniz...
 
Sizin gibi, dünyanın dört bir köşesinde binlerce tüketicinin son satış noktalarında bu tepkiyi verdiğini bir an gözünüzün önüne getirin.
 
İşte, geçtiğimiz günlerde Observer’da yayımlanan Özbek pamuğu ile ilgili haber, arkasından BBC, Guardian gibi kamuoyunu etkilemekte ön plandaki yayınlarda tanık olduğumuz haberler başta Özbekistan olmak üzere orta asyada son derece olumsuz koşullarda çalıştırılan çocuk işçilerin topladığı pamuklarla yapılan ürünlere karşı tüketiciden yükselen bir “boykot” yansımasıydı. Tesco, Wal-Mart, Mark & Spencer, Gap ve Asda gibi perakende ekonomisinin ön koltuklarında oturan global markalar çok doğal olarak bu tepkileri duymazdan gelmediler. Alımları durdurdular. Dünyadaki 5 büyük pamuk ihracatından birisi olan 32 milyar dolarlık Özbek pamuğu üzerinde karabulutlar dolaşıyor.
 
Bu örnek, global markaların, dünyadaki değişimi simgeleyen değerler tarafında saf tutması ve bunun arkasındaki tüketicinin satın alma gücünün bu yüzyılın beraberinde neleri getirdiğini göstermiyor mu?
 
Tacikistan, Türkmenistan gibi dünya pamuk rekoltesinin üzerinde söz sahibi olan ülkelerin hangi standartlarda bu üretimi yapmaları gerektiği konusunda bu ürünleri alan şirketlerin ilgili hükümetler üzerinde bir baskı kurabilme güçleri doğal olarak yok. Bu güç kim de var? Doğal olarak, toplumun değişen değerleri üzerinde söz sahibi olan sivil toplum kuruluşlarının. Bu örnekte olduğu gibi tüketici, “bu pamukla yapılmış ürünü almam” diye tepki gösteriyorsa, bu doğrudan ilgili hükümetin adresine bir “gündem” olarak giriveriyor.
 
Örneğin, Uzbek pamuğu ile ilgili kamuoyu gündemini meşgul eden rapor Uluslararası Kriz Grubunun bölgedeki çalışmalarının ışığında halka mal oldu. Rapor beraberinde, alıcı konumundaki şirketlerin ve kurumların kendi iç ve öz denetimlerini nasıl yapması gerektiğini, ilgili hükümetlerle nasıl çalışılmasının yararlı olabileceği ile ilgili bir de yol haritasını ortaya koyuyor.
 
Bir başka örnek; dünyanın en büyük perakende zinciri Wal-Mart 2007 yılından bu yana, mağazalarındaki raflarda teşhir edilen ürün ambalajlarının üzerinde, o ürünün üretilmesi sürecinde ne kadar karbon emisyonuna neden olunduğuna dair bir bilgi konulmasını zorunlu hale getirdi. Dışarıdan baktığımız zaman takdir edilecek bir kurumsal duruş..Ama bir zamanların önde gelen “yeşil aktivistlerinden” Adam Werbach’ın şirket organizasyonunda “Sürdürülebilirlik Danışmanı” olarak göreve getirilmesinin bu karar da bir etkisi var mı acaba? Bu örneklerle, sadece ekolojik çevre ve insan hakları ile ilgili konularda mı tüketici bir tepki veriyor; yani buruşmuş bir giysiyi ütüleyince her şey düzelecek mi gibi bir soru takılabilir aklımıza...
 
Aslında değişimin ne denli köklü olduğunu anlamak için kendimize ve yanı başımızdaki çocuklara bakmak yeterli. Yaşamın bir bütün olarak değişmekte olduğunu algılamakta artık zorluk çekmiyoruz. Bir koca yüzyılı geride bırakırken, insanlığın buradan önemli dersler çıkardığını da görüyoruz. Yitirilen değerlerin yeniden gündeme geldiği, insanca yaşam ve onurunun “paradan” daha önemli olduğunun gündem oluşturduğu bir yüzyılın kapısını çaldık.
 
Değişimi nelerin tetiklediğine satış başları ile bakacak olursak;
 

  • 1900’lü yıllara dünyamız 1,2 milyar nüfusla girdi. Şu anda dünya nüfusu 7 milyarlarda. 2050’lerde 18-20 milyar insanın yaşayacağı bir gezegen olacağız.
  • 1950’lerde dünya gündemine giren insan hakları ancak 2000’lerde uygulanabilir hale gelebildi. O da ne kadar tatminkar , tartışılır.
  • Sera gazlarının etkisiyle delinen ozon tabakasının son 150 yılda olduğunu biliyoruz. Ama asıl tehlikeli tırmanışın son 50 yıldaki bilinçsiz sanayileşmenin ürünü olarak kucağımızda bulduk. Buzulların erimesinin önüne geçilmesi neredeyse imkansız gibi.
  • Tarım alanları yok oluyor. Bir kaç yıl önce yaşanan pirinç krizi, tarımla ilgili konularda ne kadar rasyonel ve radikal tedbirlerin alınması gerçeğini ortaya çıkardı.
  • Dünya nüfusunun 1,2 milyar insanı yıllık 2 dolarlık bir gelir düzeyine sahip. Bu rakam, açlık, sefalet ve yoksulluk ile ilgili çarpıcı tabloyu önümüze seriyor.
  • Yok olan su kaynakları bir başka tehlikenin işareti. 20. yüzyıl fosile dayalı enerji kaynaklarının hükümdarlığını sürdürdüğü bir ekonomik model idi. Bu yüzyılın birimi sanki “su” olacakmış gibi.
  • Geçen yüzyılın değeri “para” idi. Para kazan da nasıl kazanırsan kazan sistemi 2000’lerle birlikte iflas etti.
 
Öte yandan, terör, kitle imha silahları, savaşlar, nedensiz bebek ölümleri, ayrımcılık, ırkçılık ve insanlığın öz değerleri ile bir araya gelmemesi gereken bir çok sorundan da bunalmış durumdayız.
 
Ve daha sayılabilecek bir çok etken her birimizi “n’olacak bu gidişatın sonu” şeklinde bir soruyla baş başa bırakıyor.
 
Enformasyon teknolojisi küreselleşmenin bir başka boyutunu karşımıza çıkardı. Sosyal ağlar veya web de tanımlayabileceğimiz diğer elektronik iletişim ortamları duygu ve düşüncelerimizi dünyanın dört bir tarafındaki farklı insanlarla paylaşabilmemize olanak verdi. Bizim gibi düşünen, aynı duyarlılıklara sahip, aynı değerler örgüsü içinde yumak olabileceğimizi düşündüğümüz insanların arasında buluverdik kendimizi. Yaşımızın, cinsiyetimizin, derimizin renginin ve konuştuğumuz ana dilin bile hiç bir önemi yok artık. İşaretlerle bile bu duygu ve düşüncelerimizi birbirimize aktarabilir olduk. Yani “küreselleştik” Hem de birey olarak. Oysa, bugüne kadar küreselleşmenin hep markaların, şirketlerin tekelinde olduğunu sanırdık.
 
Bireylerin küreselleşmesi ile sivil toplumun gücü “n’olacak bu gidişatın sonu” sorununu irdelemeye başladı. Denize çöp dökenlere kötü bakar olduk. Su sıkıntısının dorukta olduğugünlerde arabamızı geceleri ortalıkta kimsecikler yokken yıkar duruma düştük. Arkeolojik bulguların üzerine bina yapmak isteyenleri protesto edenlerin arasında saf tuttuk, pankart taşıdık. Zeytinlikleri maden aramak uğruna katledenlere karşı direnen yöre halkına destek olduk, derneklerine üye olduk. Deprem yönetmeliğine aykırı bina yapan müteahhitleri ayıpladık, teşhir ettik. Bilanço oyunları ile yatırımcılarının paralarını hiç edenlerin gözünün yaşına bakmadık; ihbar ettik, yargılanmalarını sağladık, hapse gönderdik. Şaşalı yaşayan, magazin sayfalarından eksik olmayan iş adamlarını vergi listelerinde göremeyince ayıpladık. Yeri geldi “senin karbon ayak izin kaç kilo” diye sorduk. Yeri geldi, “yenilenebilir enerjinin simgesi rüzgar değirmenlerine selam verir olduk”. Ve gün geldi çocuk işçileri son derece olumsuz koşullarda çalıştırdıkları için Uzbek pamuğundan yapılmış gömleği “almaz” olduk.
 
Yani bir şeyler değişti. Bu değişim sokakta, evde oldu. Sonra da iş yerlerimize bu değişimi taşımaya başladık. Günlük yaşamda aykırı bulduğumuz uygulamaları yapan şirketimize bunları “yakıştıramadık”. Sesimiz yükselmeye başladı. Şirketimizle “aramız açılmaya” başladı. Biz ayrı telden, şirketimiz ayrı telden çalınca akortlar bozuldu! Çünkü, dışarıdaki “biz”, içerideki “bize” kötü gözle bakmaya başladı. “Hani nerede kaldı senin sorumlulukların” sorusuna tatminkar bir cevabı veremedik.
 
Bu değişim, sokakta kendi halinde yürüyen sessiz sandığımız vatandaştan başladı. Yani bizden... Yani sizden! John Lennon 1970’lerde belki de hislerimize tercüman olmaya çalışmıştı “Imagine” ile...
 





TAGS



EN ÇOK OKUNANLAR

  • 2001’den 2010’a giderken

    Yazan : Ceyhun Göcenoğlu
    29 Aralık 2009 Salı
  • Open for Discussion?

    Yazan : Jonathan Ballantine
    5 Ekim 2009 Pazartesi
  • Where to Start?

    Yazan : Serra Titiz
    1 Ocak 2015 Perşembe
  • The Long Tail of Corporate Social Responsibility

    Yazan : Wayne Visser
    7 Ağustos 2009 Cuma